Modern çalışma yaşamı, makineler ve otomasyon teknolojileriyle sürekli yeniden biçimlenen bir toplumsal alan olarak karşımıza çıkmaktadır. İşin hem tarihsel hem de güncel formları, insan emeği ile teknik sistemlerin etkileşimi üzerinden kurulmaktadır. Bu etkileşim yalnızca üretim süreçlerini değil, aynı zamanda iş bölümünü, yetki ilişkilerini ve mesleki beceri dağılımını da dönüştürmektedir. Bu bağlamda otomasyon, insan unsurunun imalat, bilgi işi, hizmet sektörü ve benzeri alanlarda azalmasına yol açan sosyo-teknik bir düzenleme biçimi olarak anlaşılabilir.
Bu yazı, Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies / Science, Technology and Society, STS) literatüründe makinelerin ve otomasyon teknolojilerinin işyeri üzerindeki etkilerini tartışan bir derlemenin ana hatlarını sunmaktadır. Temel sorular şu şekilde özetlenebilir: Teknoloji işyerinde yalnızca verimliliği artıran tarafsız bir araç mıdır, yoksa iş ilişkilerini ve güç dengelerini yeniden üreten politik bir unsur mudur? STS literatüründe işyerinde makineler ve otomasyon nasıl tartışılıyor? Bu tartışmalarda hangi kuramlar ve argümanlar göze çarpıyor?
STS literatürünün çerçevesi
İncelenen literatür, Osiris, Technology and Culture, Social Studies of Science ve Science, Technology, and Human Values dergilerinde yayımlanan 28 makaleye dayanır. Araştırma yarı-sistematik bir literatür tarama yöntemi izliyor. Literatür dört tematik kümeye ayrılabilir: emek ve teknolojinin tarihsel çalışmaları, teknolojik determinizm, post-endüstriyel işyeri ve insan-makine etkileşimleri. Bu sınıflandırma, diskurun parçalı yapısını görünür kılıyor ve işlevsel bir harita sunuyor.
Derlemenin önemli bulgularından biri, STS içindeki High-Church ve Low-Church ayrımının bu literatürde de belirgin olmasıdır. Bu ayrım, STS’in iki ayrı alt gelenek barındırdığını öne sürer (Fuller, 1997; Sismondo, 2008). Bu iki yaklaşım, hedefleri, söylem biçimleri ve ilgi alanları bakımından farklidir. High-Church yaklaşımı, teknoloji ve bilimi kavramsallaştırmaya dönük bir yönelim sergiler. Bu süreçte sosyal bilimler ile beşerî bilimlerin yöntemlerinden yararlanır. Low-Church ise bilim ve teknolojiyi kamusal çıkarlar ekseninde ele alır. Politik karar alma süreçlerine daha doğrudan katkı sunmayı amaçlar.
Bununla birlikte, kimi yayımlar daha çok tarihsel ve kuramsal tartışmalara odaklanırken, kimileri politikaya ve toplumsal sonuçlara yatkın bir çizgi izlemektedir. Buna ek olarak, tüm kümelerde tekrar eden ortak tema güçtür: teknoloji, işyerinde çoğu zaman yalnızca teknik değil, aynı zamanda iktidarsal bir düzenleme aracıdır.
Tarihsel tartışmalar
İlk küme, makinelerin ve otomasyonun tarihsel bağlamda nasıl incelendiğine odaklanır. Burada emek tarihçileri ile teknoloji tarihçileri arasındaki yöntemsel bir farkın altı çizilmeli: ilki daha çok işçi, sınıf ve atölye deneyimlerine; diğeri ise yönetim, organizasyon ve icat tarihine yönelir. 1970’ler ve 1980’lerle birlikte bu iki alan arasında daha eleştirel bir yaklaşım gelişmiş, işyeri kültürü ve işçi-yönetim ilişkileri üzerine tartışmalar daha görünür hale gelmiştir.
Bu literatürde özellikle Frederick Taylor’ın bilimsel yönetim yaklaşımı yoğun biçimde eleştirilir. Taylorist düzen, işi ölçülebilir, düzenlenebilir ve denetlenebilir parçalara ayırarak yönetim kontrolünü güçlendirmeyi hedefler. Bu yaklaşımı eleştirenler, makinelerin yalnızca üretimi hızlandırmadığını; aynı zamanda işçilerin becerilerini, karar alanlarını ve özerkliklerini de daralttığını savunurlar. Böylece otomasyon, işçiyi destekleyen değil, çoğu durumda iş sürecini yeniden hiyerarşikleştiren bir mekanizma olarak belirir.
Bu kümenin önemli bir kısmi, beceri kaybı (deskilling) ile ilgilidir. Bununla ilgili Henry Braverman ve David Noble gibi isimlerin argümanları literatürde önemli bir yer tutar. Bu isimler teknolojik dönüşümün çoğu zaman emeğin ve isçinin yetkinlik alanını daralttığını ileri sürer. Özellikle Noble’ın bilgisayar destekli tezgâhlar (Computer Numerical Control, CNC) üzerine olan çalışması, alternatif teknolojik seçenekler mevcutken yönetimlerin bilinçli biçimde işçiyi daha kolay denetlenebilir hale getiren sistemleri tercih ettiğini gösterir. Bu bakış açısında teknoloji tarafsız değildir. Aksine, isçiyi kontrol etmek için seçilir ve tasarlanır.
Bununla birlikte, literatürü tek yönlü bir beceri kaybı anlatısına indirgemek mümkün değildir. Bazı yazarlar, teknolojik değişimin uzun vadede beceri gelişimine (upskilling) de yol açabileceğini savunur. Özellikle otomasyonun teknik okuryazarlık ve bilgi temelli beceriler gerektirmesi, emek biçimlerinin dönüşümünü katmanlı hale getirir. Dolayısıyla tartışma, yalnızca beceri kaybı değil, becerinin hangi düzeyde, kim için ve hangi koşullarda yeniden dağıtıldığı sorusuna dönüşüyor.
Teknolojik determinizm
İkinci küme, teknolojik determinizm tartışmasını merkez alır. Bu yaklaşım, teknolojik değişimin toplumsal değişimi tek başına belirlediğini, yani teknolojinin kendi mantığıyla ilerlediğini varsayar. STS literatürü ise bu görüşe büyük ölçüde eleştirel yaklaşır. Çünkü teknoloji, toplumsal bağlamdan bağımsız bir “kara kutu” değildir (Dafoe, 2015; Misa, 1988). Tasarım, kullanım ve kurumsal tercihlerin kesişiminde oluşan bir üründür.
Yine STS lensinden bakıldığında teknolojilerin tasarım aşamaları toplumsal seçimler barındırdığı söylenebilir. Hangi işlevin öncelikli olacağı ve hangi risklerin kabul edilebilir sayılacağı teknik değil politik kararlardır. Bununla birlikte teknolojilerin kullanımı eşitsiz sonuçlar da üretebilir.
Konstrüktivist yaklaşım, teknolojinin toplumsal olarak yapılandırıldığını ve aynı zamanda toplumu şekillendirdiğini de ileri sürer. Farklı aktörler (yönetim, işçiler, mühendisler, kullanıcılar) teknoloji tasarım sürecinde farklı çıkarlar ve anlamlar ortaya koyarlar. Özellikle işyerinde hangi teknolojinin seçileceği, nasıl uygulanacağı ve hangi işlevlerin otomasyona devredileceği, teknik olduğu kadar politik bir karardır. Bu nedenle makineler aynı zamanda kurumsal güç ilişkilerinin yoğunlaştığı nesnelerdir.
Post-endüstriyel işyeri
Üçüncü küme, önceki kümelerle karşılaştırıldığında konusal bir geçiş görevi görmektedir. Bu kümede fabrika emeği ve imalat konularından endüstriyel asama sonrasına bir geçiş gözlemleniyor. Ofis işi, bilgi işlem ve yapay zekâ destekli süreçler ele alınıyor. Otomasyonun, fiziksel emeği azaltmaktan çok zihinsel emeği yeniden düzenleyen bir süreç olduğu belirtiliyor. Bilgi işçileri, veri işleme, karar verme ve rutin görevlerin otomasyonu gibi süreçlerle karşı karşıya kalırken, beceri farklılaşması da yeni biçimler alır.
Bu bölümde Amazon gibi şirketlerin dijital Taylorizm olarak adlandırılabilecek uygulamaları özellikle dikkat çekicidir. Bu uygulamalar çağdaş Taylorist düzenin dijital teknolojilerle yoğun biçimde iç içe geçmiş olduğunu savunur. Örneğin yapay zekâ ve sanal gerçeklik algoritmaları ile çalışan bir gözlük bir işçiyi aynı anda hem gözetler hem de kodlar (Delfanti & Frey, 2021).
Buna benzer güncel teknolojiler, veri toplama ve çalışan davranışlarının kodlanması ile emek bilgisinin makinelere aktarılmasını da hedefler. Böylece işçinin bedensel ve örtük (sezgisel) bilgisinin bir kısmı yazılım ve otomasyon sistemlerine aktarılır. Bununla birlikte makine süreçleri daha da optimize edilebilir ve nihayetinde tamamen otomatik çalışma alanları kurulabilir. Fakat bu gelişmeler tam otomasyona yol açmak yerine, çoğu zaman insan emeğinin daha yoğun biçimde ölçülmesi, standartlaştırılması ve azaltılması sonucunu doğurur.
İnsan ve makine etkileşimleri
Dördüncü ve son küme insan-makine etkileşimleridir. Bu küme, makineleri sadece araç olarak değil, sosyal ilişkilerin bir parçası olarak da ele alır. Sonuçta otomasyon yoluyla işyerinde düzenli olarak görev alan makineler insanlara özgü niteliklere sahip değildir. Makineler “fail” olmasalar bile, eylem ağlarında belirleyici rol oynayan aracı özneler haline gelebilirler.
Bu durum onları aktör-ağ (actor-network theory, ANT) teorisi açısından önemli bir inceleme konusu haline getirir. Bu teori insan olmayan unsurların da sosyo-teknik ilişkiler içinde etkili olabileceğini savunur. ANT, Bruno Latour’un çalışmalarından beslenmekle birlikte, güncel nesnelerin ve sosyal ağların iç içe geçmiş olduğunu vurgular (Jones, 2017; Sayes, 2014).
Bunların yanında; robotlar, otomatik sistemler ve algoritmalar üzerine çalışmalar, işyerinde insan ile makine arasındaki sınırların ne kadar geçirgen hale geldiğini gösteriyor. İnsan unsuru çoğu zaman tamamen ortadan kalkmamakla birlikte işin niteliği değişir. Makine bir işin yalnızca belirli bir bölümünü standartlaştırılmış biçimde üstlenirken, insan unsuru kalan süreçleri organize eder, yorumlar ve denetler. Bu nedenle “insanın yerine makine” anlatısı çoğu zaman eksik kalır denilebilir. İşin yeniden dağıtılması daha uygun bir ifade olur.
Sonuç
Bitirme tezim olan bu literatür taraması, işyerinde otomasyon ve makinelerin etkisine dair STS diskurunun parçalı ama son derece verimli bir tartışma alanı sunduğunu göstermektedir. Tarihsel çalışmalar, yönetim ile emek arasındaki güç ilişkilerini; determinizm tartışmaları teknolojinin politik vasfını, post-endüstriyel çalışmalar ise dijitalleşen iş yaşamında beceri ve kontrol konularını öne çıkarır. İnsan-makine etkileşimleri üzerine yapılan analizler ise otomasyonun toplumsal ilişkiler ile nasıl iç içe olduğunu daha açık biçimde ortaya koymakta. Teknoloji işyerinde yalnızca verimlilik artıran bir unsur değil, aynı zamanda iş bölümü, otorite, beceri ve öznellik üreten bir toplumsal mekanizmadır. Bu nedenle otomasyonun geleceğini tartışırken yalnızca teknik kapasiteye değil, onun hangi toplumsal düzen içinde ve hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğuna da bakmak gerekir.
Bana göre ise, emek ve teknoloji arasındaki ilişkinin incelenmesi hem akademik kavrayış hem de politik karar alımı için önemlidir. İşyerleri, insan emeği, makineler ve otomatik süreçler arasındaki ilişkinin araştırılmasının amacı, nihayetinde yirmi birinci yüzyılda insan merkezli, toplumsal açıdan sürdürülebilir ve eşitlikçi çalışma ortamlarını kavramsallaştırmak ve mümkün kılmaktır.
Sonuç olarak otomasyon ve makineler yalnızca teknik işlevler üstlenen tarafsız araçlar değildir. İlişkileri biçimlerinden ve hiyerarşi kuran politik nesneler olarak değerlendirilmeleri gerekir. Langdon Winner’in STS literatüründe kült hale gelmiş olan “Do Artifacts Have Politics?” başlıklı makalesi de aynen bunun altını çizer. STS, teknolojiyi tarihsel, toplumsal ve politik boyutlarıyla kavramamıza imkân tanır.
Araştırmanın yayımlanmış tam metnine buradan ulaşabilirsiniz.
Kaynakça
Dafoe, A. (2015). On Technological Determinism: A Typology, Scope Conditions, and a Mechanism. Science, Technology, & Human Values, 40(6), 1047–1076.
Delfanti, A., & Frey, B. (2021). Humanly Extended Automation or the Future of Work Seen through Amazon Patents. Science, Technology, & Human Values, 46(3), 655–682. https://doi.org/10.1177/0162243920943665
Fuller, S. (1997). Constructing the High Church-Low Church Distinction in STS Textbooks. Bulletin of Science, Technology & Society, 17(4), 181–183. https://doi.org/10.1177/027046769701700408
Jones, R. A. (2017). What makes a robot ‘social’? Social Studies of Science, 47(4), 556–579. https://doi.org/10.1177/0306312717704722
Misa, T. J. (1988). How Machines Make History, and How Historians (And Others) Help Them to Do So. Science, Technology, & Human Values, 13(3/4), 308–331.
Sayes, E. (2014). Actor-Network Theory and methodology: Just what does it mean to say that nonhumans have agency? Social Studies of Science, 44(1), 134–149.
Sismondo, S. (2008). Science and Technology Studies and an Engaged Program. In The Handbook of Science and Technology Studies (pp. 13–31).